Türkiye’de Irkçılığın Serencamı- Sabri Kılıç

0
182

Türkiye’de Irkçılığın Serencamı [Deneme Yazıları]
Sabri Kılıç

Ağustos 2021

Tarih, insanları ayrıştıran ve çatıştıran pek çok şeye tanıklık etmiştir. Bunların en etkililerinden birisi ırkçılıktır. Irkçılık, insanların kendi ırkına/soyuna/kültürüne/değerlerine mensup olmadıklarını düşündükleri bir kişiye ve/ya gruba duyduğu nefret ve bu kişiye ve/ya gruba yönelik dışlayıcı, aşağılayıcı ve yok edici davranış ve söylemlerde bulunması olarak tanımlanabilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu anlayışında böyle bir politika izlenmiştir. Türkiye’de var olan ırkçılık; toplumsal, siyasal ve iktisadi anlamda Atatürk döneminde Türkçülük anlayışı ile yasal ve yapısal bir zemine oturtulmuştur.

Türkiye’ de kriz zamanlarında açığa çıkan kitlesel ırkçı reaksiyonların çoğunlukla “derin devlet”, “dış mihraklar”, “bölücüler”, “gericiler” vb. gibi çerçevesi net olmayan bir mefhuma yüklenmiş ve bu mefhum üzerinden de Türkiye’de; devletin bir beka sorunu olduğu söylenegelmiştir. Bu reaksiyonlara karşı devletin geliştirdiği her türlü girişimi (Göçertmek, yağmalamak, bastırmak, sindirmek) meşru kılacak en büyük argüman ise bunların her zaman milletin geleceği, devletin bekası için olduğu iddiasıdır.

Devletin bekası ve milletin bütünlüğü için Osmanlı İmparatorluğunun çok uluslu, çok etnikli, çok dinli yapısı göz ardı edilerek “ulus-devlet” ve “homojen bir ulus” yaratma çalışmalarının ilk kurbanları Ermeniler olmuştur. 1915‟te başlayan tehcir ve tenkil uygulamalarıyla, Anadolu’nun otokton halkalarından olan Ermenilerin ardında “üstüne konulacak topraklar” ve “yağmalanacak mallar” kalmıştı.1915 ilkbaharı ile 1916 sonbaharı arası dönemde, sayılarının 1,5 milyon civarında olduğu tahmin edilen Ermenilerin büyük bölümü savaş döneminin uygulamalarından kurtulamamış ve hayatını kaybetmişti.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’deki ulus inşa sürecinin bir diğer mağdurları Süryaniler olmuştu. Fakat yakın zamana kadar hikayeleri pek bilinmez, dile getirilmezdi. 1915‟ten önce sayılarının 800 bin civarında olduğu tahmin edilen Süryaniler’ den bugün geriye Mardin’de yoğunlaşmış 3000 civarında kişi kalmıştır. Süryanilerin Seyfo Katliamı olarak adlandırdığı 1914-1920 yılları arasında, Kuzey Mezopotamya’daki olaylarda 300 bine yakın Süryani katledilmiş, pek çokları zorla göç ettirilmiş veya zorla Müslümanlaştırılmışlardır.

Aynı dönem benzer bir kaderi Rumlar da yaşar. Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Yunanistan’la savaşmaya devam ediyor olması, Rumlara yönelik nefreti arttırır. Yunan ordusunun 1922 sonbaharında yenilip geri çekilmeye başlaması, geride kalan Rumların maruz kalacağı büyük trajedileri de beraberinde getirir. 9 Eylül 1922‟de Yunan ordusu İzmir’ den çekildiğinde, geride bıraktığı Rumlara yönelik, kıyım ve yağma olayları gerçekleşir. Üstelik bunu yapanlar yalnızca savaşanlar, askerler değil kışkırtılmış Müslüman ahaliydi. Daha sonra Lozan’da bu trajediye meşruiyet vermesi için yapılan mübadele antlaşmasıyla 2 milyon dolayında Anadolulu Rum ile Trakyalı Türkler, nüfus mübadelesine tabi tutuldu. Bu, Anadolulu Rumlar ile Trakyalı Türkler için telafisi mümkün olmayan bir trajediydi ama devletler için ulusal homojeniteyi sağlamanın önemli hamlelerinden biri olarak görülüyordu.

Türkiye Devleti için o dönem yapılması gerekenlerin başında Ulus devletleşme süreçlerinin olmazsa olmaz unsurlarından biri ulusal burjuvaziyi inşa etmek geliyordu. Ermenilere ve Rumlara nispeten, Türkiye’deki egemen ulusla daha iyi ilişkileri olan Yahudiler de bu ulusal sermaye yaratma ve toplumu tek tipleştirme politikalarından nasibini aldı. 1930‟lu yıllarda Nazi Almanya’sının desteğini de alan Cevat Rıfat Atilhan; Anadolu ve Milli İnkılap gibi dergilerle antisemitist propaganda yapanların başında geliyordu. Bu derginin yaptığı provokasyonlar Trakya’da yaşayan Yahudilerin saldırılara maruz kalmasına neden oldu. Trakya’ da yaşayan Yahudiler, evlerini terk edip İstanbul’a kaçmak zorunda kaldı. Bütün bunların sonucunda, 1920‟li yıllarda Türkiye’de yüz elli- iki yüz bin Yahudi varken, şimdilerde bu sayı yirmi beş bine düştü.

Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Yahudilerin yaşadığı katliam, soykırım ve sürgünlerden Mezopotamya’nın köklü otokton halklarından olan Kürtlerde payına düşeni aldı. Kurtuluş Savaşından sonraki dönemde Koçgiri de, Zilan Deresinde, Dersim’de ve Zini Gediği’nde Kürtler de diğer etnik ve dini gruplar gibi katliam ve sürgüne maruz kaldı. Devletin bekasını ve bütünlüğünü kurtuluş savaşında koruyan Kürtler, savaştan hemen sonraki yıllarda düşman olarak algılandı ve günümüze dek bu politikalardan nasibini aldı.

Türkiye’de egemen kimliğe mensup olmayanların yaşadığı travmalar yukarıda değinilen olaylarla sınırlı kalmadı. 6-7 Eylül 1955‟te İstanbul’da Rumlara yönelik saldırı, talan ve yağma gerçekleşti. Olaylar; “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu‘nun yazı işleri müdürü olduğu tirajı 20 bin olan İstanbul Ekspres gazetesinin 6 Eylül’de 290.000 adet basılarak, o dönem kurulmuş olan Kıbrıs Türk’tür Derneği üyelerince bütün İstanbul‘da satılması ve halkı galeyana getirmek üzere dağıtması ile patlak verdi. 11 kişinin hayatını kaybettiği, 4214 ev, 1004 iş yeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar ve hastane gibi yerlerinde bulunduğu 5317 mekân saldırıya uğradı, yağmalandı.

Olayların ardından, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etti. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başladı ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hâkim olması hızlandı. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus‘a yerleşti. Kalan Rumların da büyük çoğunluğu zamanla İstanbul’u terk etti. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfusu günümüz itibariyle sayıları birkaç bin dolayındadır.

 

Cumhuriyet tarihinde ırkçı politikalara Araplar da maruz kaldı. Neredeyse bütün tarih ders kitaplarında, Arapların Birinci Dünya Savaşındaki ihanetinden bahsedildi. Toplumda yaratılan “hain Arap” şablonuna, Cumhuriyetin muasır medeniyetin merkezi olarak gördüğü Batı’ya yönelmesi ile  Doğu’yu, Doğululuğu yani “geri olmayı” temsilen “Cahil Arap” sıfatı da eklendi.

Günümüz açısından tüm bu yaşanılanlar düşünüldüğünde ırkçı politikalarda pek de bir şeyin değişmediği görülebilir. 10 Ağustos 2021 tarihinde, Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyelilere yönelik evlerine, dükkanlarına ve yaşamlarına kast edilerek bir pogrom girişiminde bulunuldu. Her ne kadar İstanbul’daki Rumların yaşadığı trajedi kadar acı dolu bir tablo ile karşı karşıya kalınmamış olsa da anlayış itibariyle önceki örnekler ile benzer olduğu görülebilir.

Mahalleli ile yapılan görüşmelerden anlaşılmaktadır ki Suriyelilerin sermayede pay sahibi olmaları mahalleli tarafından nefret ile karşılanmış. Aynı şekilde İstanbul’da yaşayan Rumların, Trakya da yaşayan Yahudilerin, Mezopotamya da yaşayan Ermenilerin ve Süryanilerin maruz kaldıkları saldırıların ve katliamların bu denli nefret içermesinin sebeplerinden biri yıllarca emek ve çabaları ile sahip oldukları sermaye ve itibarlarıydı.

Mezopotamya ve Anadolu’nun kadim halklarından olan ve yüzyıllarca bu topraklar üzerinde beraberce yaşayan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler ve Süryaniler bu ırkçı politikalar yüzünden, bugün sayıca çok fazla azalmışlardır ve azalmaya da devam etmektedirler. Bunun yanında, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi ile birlikte açığa çıkan ırkçılık furyası günümüze değin etkisini artırarak devam ettirmektedir.

Türkiye’de hiçbir kavram, hiçbir zihniyet, hiçbir ideoloji insanlığa; devletin bekası, bütünlüğü, vatan-millet sevgisi kılıfı altındaki ırkçılık kadar kötülük yapma fırsatı vermemiştir. Bundan dolayı milliyetçiliğin insanlığa verdiği zararı kanıtlamak için çok da teorik izaha gerek yoktur. 20 ve 21. Yüzyılda yaşanan katliamlar bu ideolojinin ne denli hastalıklı bir anlayış olduğunu ortaya koymaktadır.

Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki ırkçılık toplumsal bir hastalıktır. Erkenden teşhis edilip ve tedavi edilmesi gerekir.  Nasıl ki biyolojik bir hastalık olan kanser, erken teşhis ve tedavi gerektiriyorsa, bunların olmaması durumunda bedene yerleştiği yerdeki dokuya/organa saldırarak zarar veriyorsa, toplumsal bünyede ırkçılık da böyle bir rol oynamaktadır. Irkçı düşünce yerleştiği toplumsal dokuları, toplumsal birlikteliği güçsüz düşürerek çözer. Örgüleri çözülmüş toplum da temel dinamiklerini yitireceğinden yıkılmaktan, çürümekten kurtulamaz. Bu yüzden ırkçılık onu geliştirenler için bile yıkım ve dağılma anlamına gelmektedir. Osmanlı döneminde yaşanılan ve günümüzde hala yaşanmakta olanlar da bunun ispatıdır.

Aynı zamanda ırkçılık yıkıcı bir ideolojidir. Daha doğrusu  ırkçılık burjuvanın, iktidarın ve devletin çıkarını ifade eden, bütün günahlarını devletin bekası adı altında meşrulaştıran ideolojik bir silahtır. Irkçılık; ekonomik ve siyasi çıkarlar temelinde ortaya çıkarılmış ve geliştirilmiştir. Irkçılık ve sözüm ona meşru bir zemine oturtmak için ifade ettikleri milliyetçiliğin; bir milletin kendi dilini, kültürünü, soyunu, geçmişini, yaratımlarını sevmesi, koruması ve savunması kılıfına büründürülüp gösterilmesi bir aldatmacadır, yanıltmacadır. Bu ideoloji toplumu bir bütün olarak iktidarın çıkarlarına göre yeniden şekillendirme anlayışıdır. Türkiye’de açığa çıkan durumun özeti budur.

 

Kaynakça

Ermeni Soykırımı (1915-16): Detaylı, Çevrimiçi, https://www.ushmm.org/wlc/tr/article.php?ModuleId=10008189 15.05.2017.

Ahmet Yıldırım, Türkiye’de Irkçılık Yok Mu Dediniz?, (Çevrimiçi), 16.04.2012, http://www.altust.org/2012/04/turkiyede-irkcilik-yok-mu-dediniz/ 02.05.2014.

Temel Demirer, “Kırık Mozaik” (imiz)in Parçası Süryaniler, (Çevrimiçi), 20.05.2016, http://soldiyalog.com/?p=3853 15.05.2017.

Utku Kızılok, 85. Yılında Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi, (Çevrimiçi), Eylül 2008,