BİR EGEMENLİK ARACI OLARAK MİLLİYETÇİLİK- Hayrettin Güner

0
137

BİR EGEMENLİK ARACI OLARAK MİLLİYETÇİLİK [Deneme Yazıları]

AĞUSTOS 2021

Milliyetçilik ve ırkçılık birbirini karşılıklı olarak besleyen iki kavram olarak son zamanlarda siyasal ve sosyal gündemin birçok sahnesinde karşımıza çıkarmaktadır. Türkiye’de özellikle iktidar ve çevresinin ayrımcı, cinsiyetçi ve milliyetçi söylemler ile kutuplaştırıcı bir dil kullanması ve medyanın da bu söylemleri aynı üslup çerçevesinde topluma sunması birçok toplumsal olayı tetiklemenin ötesinde ırkçılığın yaygınlaşmasına hizmet etmektedir.

Türkiye’nin tarihinde dönüm noktaları diyebileceğimiz, milliyetçi-ırkçı zihniyetin toplumun bazı kesimlerini ‘ülke elden gidiyor’, ‘dış mihraklar ülkemizi bölmek için bunları kullanıyor’ denilerek ötekileştirdiği, hedef gösterdiği ve sonuç olarak sürgüne, katliama ve soykırıma varan uygulamalara maruz bıraktığı birçok olay mevcuttur. Bunlardan Ermeniler, Süryaniler, Lazlar gibi birçok halk kesimi payını aldığı gibi Kürtler de katliama ve ayrımcılığa uğramaya devam etmekteler.

Bilindiği gibi tüm iktidarlar hegemonyalarını korumak veya güçlendirmek için toplumsal meşruiyetlerini sağlamak zorundadırlar. Bunun da en temel araçları milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçilik olmaktadır. Toplumsal mücadeleler karşısında birçok yolsuzluk, hukuksuzluk ve adaletsizlik ürettiği gerçeği ortaya çıkmaya başladığında mevcut iktidar bu üç silahına başvurarak geniş kitleleri medya propagandaları ile arkasına almaya çalışmakta ve bütün olanaklarını bu temelde seferber etmektedir. İktidar dincilik ile kendini toplum nezdinde ilahlaştırmakta, cinsiyetçi yaklaşımı ile İstanbul Sözleşmesinin iptal edilmesi örneğinde olduğu gibi kadın ve diğer cinsiyetler üzerinde tahakküm oluşturmakta ve milliyetçi söylemleri ile ırkçılığı tetikleyip istediği kesimi hedef gösterip işgal ve sömürü düzenine meşruiyet bulmaktadır.

Bu tepeden gelen dilin toplum dinamiklerinde hâkim kılınması ile kutuplaşma ve çatışma ortamına da zemin hazırlanmaktadır. Bazı kavramlar vardır ki siyasetin ve siyasetçinin elinde demagoji ile çok büyük etkiler yaratmaktadır. Bunlardan en önemlisi terör kavramıdır. TBMM’nin en büyük 3. Partisi konumunda olan HDP’yi terörist ilan eden iktidar ve çevresi milliyetçi ve ırkçı bir üslup kullanarak aslında HDP’ye oy veren kesimlerden en başta Kürtler üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktadır. Burada özel olarak yaratılmak istenen bir kültür olmaktadır. Terörist ise öldürülebilir, teröristi destekliyor ise de öldürülebilir gibi bir anlayış ve bu kültürün eril ırkçı zihniyeti ile tüm ötekileri, azınlıkları terörist ilan edebilmektedir.

Son zamanlarda bu kültür o kadar yaygınlaşmakta ki bir kısmı medyaya yansıyan haberlere olan yaklaşımlarda ‘kesin teröristtir, hakketmiştir’ anlayışı da ortaya çıkmaktadır. 17 Haziran’da Deniz Poyraz’ın HDP İzmir il binasında katledilmesinin temelinde bu gerçek yatmaktadır. Saldırgan şahıs binadaki tüm insanları katletmek amacıyla girdiği binada eylemini gerçekleştirirken devlet yetkililerinin HDP’yi terörist ilan etmesinden destek almaktadır. Bunun gibi şahıslar ve dayandığı yapılar, vatanseverlik adı altında binlerce insanın kaçırıldığı, uzun işkenceler uygulandığı ve katledildiği 90’lı yılların JİTEM örgütlenmesi ile birlikte şimdiden Türkiye tarihinin karanlık sayfalarında yerini almıştır.  Bu kişiler her ne kadar bireysel davrandıklarını iddia etseler de pratikleri ya da motivasyonlarında devlet politikasının açık etkilerine rastlanmakta, birer tetikçi olarak konumlanmaktadır. Bu suçlarda rastlanan soruşturmaların kısırlaştırılması veya cezasızlandırma uygulamaları kastettiğimiz politikanın bir parçası durumundadır. Birçok saldırgan ya hiç ceza almamakta ya da basit yaralama, cinayet gibi bireysel maddelerden genellikle alt sınırdan cezalar almaktadır. Bir kısmının da cezası ya ertelenmekte ya da adli kontrol adıyla serbest bırakılmaktadır. Oysa hukuki açıdan bir kimliğe karşı gerçekleşen suçlar örgütlü olarak ele alınmalı ve nefret suçu olarak işlem görmelidir.

Yine 30 Temmuz’da Konya’da Dedeoğulları ailesinin katledilmesinde aile üyeleri her ne kadar Kürt oldukları için bu katliama maruz kaldıklarını ifadelerinde belirtseler de sadece birkaç kişi tutuklanmıştır. Olayın ardından basın açıklaması yapan birçok devlet yetkilisi ise olayın münferit ve kişisel bir husumetten kaynaklandığını belirterek, olayların ardında yatan ırkçılığın gizlenmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Aynı aile daha önce de birçok saldırıya maruz kaldığını defalarca dile getirmiş ve köy muhtarının, Kürt oldukları için aileye karşı köylüleri kışkırtarak örgütlediği ifadelerde yer almıştır. Sözde koruma kararı olan ailenin evindeki kamera görüntülerinin basına sızdırılma biçimi ise medyada işleniş şekli itibari ile saldırganı meşru müdafaa temelinde masumlaştırma ve kahramanlaştırma çabasını ele vermektedir. Oysa açık ve bütünlüklü kamera görüntüleri ile veriler saldırının planlı ve organize bir şekilde gerçekleştiğini ortaya çıkarmaktadır.

Son yıllarda Kürt kimlikli vatandaşların saldırıya uğradığı çok sayıda olaylar meydana gelmiştir. Fakat son bir yıl içerisinde HDP’nin kapatılmak istenerek kamuoyunda sürekli bir biçimde gündemde tutulması toplumdaki kutuplaşmayı derinleştiriyor ve “Kürt düşmanlığı” diye algılanabilecek davranışların “terörle mücadele” kisvesi ve söylemi etrafında toplum içinde meşrulaştırılması tehlikesi büyüyor.

Diğer bir yandan İmralı adasında oluşturulan ağır tecrit sisteminin Kürtler ve muhalifler için aşama aşama yaygınlaştırıldığını gözlemliyoruz. Bu yaygınlaştırma asimilasyonun çeşitli biçimlerini aşan boyutta fiziki bir yıldırma politikası da içeriyor. Neredeyse Kürt kimliği ile siyaset yapan bütün siyasetçiler cezaevi ile tehdit edilirken, KHK’lar ile işsiz bırakılan binlerce insan da açlık ve yoksulluk ile yüz yüze bırakılıyor. Ekonomik kriz ve pandemi süreci ile birlikte toplumun dayanılmaz bir şekilde yoksullaşmasına rağmen savaş fonlamalarındaki hız devam ediyor. Söylemler ise o kadar ırkçılaşıyor ki kötü ekonomik durumun faturası ya mültecilere ya da “teröriste” destek veren HDP şahsında Kürt halkına çıkarılıyor. Bununla birlikte HDP’ye destek vermek ya da HDP’yle birlikte hareket etmek isteyen hiçbir güç ya buna cesaret edemiyor ya da bunun bir bedel gerektirdiğini kabullenerek yol alıyor.

Bu yalnızlaştırma ve ötekileştirme politikası aslında Kürt halkına yönelik olsa da diğer yandan Türk halkını da çeşitli vatani duygular ile tavır almaya ve içinde bulundukları ekonomik durum nedeniyle oluşan öfke birikimini ırkçılığa kanalize etmeye zorluyor. Aslında bu noktada denebilir ki Türk halkı da devlet politikaları sonucu yoksullaşmakta ve yoksulluk-işsizlik derinleştikçe sürekli bir tecrit altına alınmaktadır. Daha iyisi yok, denerek iktidar kendisini mecburi kılmakta ve adalet kurumlarının işlevsizleştirilmesi ya da zayıflatılması ile yolsuzluk ve mafyatik ilişkiler tüm deşifrasyonuna rağmen devam edebilmektedir. Her şey açık seçik bir şekilde gerçekleştirilirken pandemi, sel, yangın felaketlerine mülteci sorunu da eklenince toplum bir uçuruma sürüklenmekte ve umudunu kaybetmektedir.

İşte tam da özel olarak yaratılan bu umutsuzluk halinden çıkmanın yolları nelerdir? Bu sorunun çokça cevabı verilebilir. Fakat sorunun temelinin iktidar ve çevresinin kullandığı meşruiyet araçları olduğu görülürse daha net bir çözüm de pratikleşebilecektir. Bu ırkçı ve cinsiyetçi dilin toplumu nasıl bir tecrit içine aldığı geniş kitlelere anlatılabilir, köy köy mahalle mahalle her bir insan sorumlunun yanındaki komşusu değil de bu dilin sahipleri olduğunu idrak edebilirse çözüm de kendini dayatacak duruma gelebilecektir.

Sorun iktidarın değişimi değil halklar tarafından demokratikleşmeye zorlanması durumunda çözülebilecektir. Bunun da öncelikle siyasette tartışılan kavramlarla birlikte milliyetçi ve eril söylemlerin hem muhalefet hem de sivil toplum örgütleri tarafından bırakılarak çözüme dayalı yeni bir dilin hem medyada hem siyasette tesis edilmesini zorunlu kılmaktadır. Aksi takdirde Türkiye’de türlü iktidarların 40 yıldır askeri müdahale ile Kürt sorununu bitirebileceklerini sanmaları gibi bugün mülteci sorununa da aynı açıdan bakmaları, ardından Suriye gibi Afganistan’da da aynı yöntemleri denemeye çalışmalarına, ülkeyi çok büyük yeni sorunlara sevk etmelerine yol açacaktır.